SENFONİ
  • Ana Sayfa
  • İnsan & Eğitim
  • Kültür & Sanat
  • Toplum & Siyaset
  • Bilim & Felsefe
  • Kitap – Yorum
No Result
View All Result
SENFONİ
  • Ana Sayfa
  • İnsan & Eğitim
  • Kültür & Sanat
  • Toplum & Siyaset
  • Bilim & Felsefe
  • Kitap – Yorum
No Result
View All Result
SENFONİ
No Result
View All Result
Home İnsan & Eğitim

Kız Kulesi’ne Sığınmak

Kız Kulesi’ne Sığınmak
Share on FacebookShare on Twitter

Sıradan bir gündü. Sindrella’nın ayakkabısının diğer tekini de kaybetmiş gibi bedbin bir hali vardı. Beşiktaş’tan Taksim’e gelip oradan İstiklal Caddesi’ne yöneldi. Işıltılı vitrinlerin önünden geçip Galata Kulesi’ne vardı. Kulenin önünde kapısız bir mabedin önünde dua bilmez çaresizliğiyle bir müddet öylece durdu. Sonra, ani bir hamleyle kulenin merdivenlerine yöneldi.

Kuleye çıkıp etrafı seyre koyuldu. Eminönü her zamanki gibi kalabalık. Bir yolcu vapuru yavaş yavaş Kadıköy’e hareket ediyor. Güneş dalgaların üzerinde parlıyordu. Boğaz’da birkaç kuru yük gemisi ağır ağır ilerliyor, kayıklar Galata köprüsünün altından girip çıkıyordu.

Kuleden aşağıya baktı. Sonra her zamanki gibi içindeki sağduyu ile yaka paça olmaya başladı.

Bana yine engel olmaya kalkma, dedi içindeki sağduyuya. Bu kez kesin kararlıyım. Bu anlamsız hayata, bu kulenin başında son vereceğim. Yani, benim için kuleden sonrası yok…

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın oğlu Vedat’ın hikayesini biliyorsun değil mi, dedi sağduyusu.  O çocuk, bu kuleden atlayıp kendince acılarına son verdiğinde avucundaki notta; “Baba intihar öyle yapılmaz böyle yapılır.” yazıyordu. Onun hiç olmasa birçok kez intihar girişiminde bulunmuş, ders vereceği bir babası vardı. Senin kimin var? Başkalarının sana yaptıklarının intikamını kendinden alma.  Bu hayatın içinden; lekelenmeden, hırpalanmadan, ihanete uğramadan, acı çekmeden geçebilen kaç insan vardır. Ama herkes, bir şekilde hayata direniyor. Sen bu kadar aciz olamazsın. Marifet; kendini öldüreceğin bir kule bulmak değil, kendini yaşatacağın bir kuleye sığınmak…

İyi ya dedi, arkada yüreğinde acı bırakacağım biri de yok. Menziline varıp bütün yüklerinden kurtulmuş yorgun bir at gibiyim. Aslında ben kendimi atmayacağım buradan, acılarla dolu geçmişimin ağırlığını kaldıramıyorum artık. Bu kuleden aşağıya düşen ben olmayacağım. Aşağıya düşen, içi acılarla dolu ağır bir çuval olacak.

Son kez, İstanbul’un siluetini seyre koyuldu.

Karşıda yemyeşil Gülhane Parkı ve üzerinde Topkapı sarayı…

Dinle bak, dedi sağduyusu: Şu Topkapı Sarayı’nda neler yaşanmış neler, biliyorsun.

Yine kararımdan vaz geçirmek için vaaz vereceksin!.

Biliyorsun, 3.Mehmet diye bir padişah var. Tahta geçtiği gün 19 kardeşini, boğdurarak öldürtmüş. Hatta bazılarının hamile olan eşlerini de öldürtmüş. Kardeşlerden biri yalvarmış. “Canımı bağışla, nerede istersen orada yaşayayım. Sürgüne de zindana da razıyım yeter ki hayatımı bağışla, demiş ama padişah dinlememiş. Bununla da yetinmemiş, kendi oğullarından birini dahi öldürtmüş.

Yani diyeceğim o ki; 3.Mehmet ölümü seçmişti. Bu tercihi, kendi ölümüydü aslında. O, fil dişi kulesinde yaşayan bir ölüydü. Genç yaşta, fiili olarak öldüğünde, cenazesine tahta geçen oğlu Sultan Ahmet bile katılmamıştı.

Babası ölümü seçerken Sultan Ahmet, ‘evlat katli’ geleneğini kaldırarak var olmuştu. Başkasını ve kendini öldürmek, insan harcı değildir. Her şeye rağmen, yaşamalı insan. Her gün rızkını aramak zorunda olan bir sokak köpeği kadar da mı direncin yok hayata karşı.

Vedat bu kuleden atlayıp intihar ettiğinde, babası Ümit Yaşar onun cenazesini aklayıp paklayıp kaldırmış. Sen buradan atlarsan, cenazen bile bir sokak köpeği gibi ortada kalacak.

O zaman, cenazemin bile kaybolacağı bir yol bulayım sevgili sağduyum!

Bak ben ne diyorum, sen ne diyorsun?

Sirkeci rıhtımına yeni bir yolcu vapuru yanaşıyordu. Etrafta martılar, çığlık çığlığa…

Yanlış bir hayatı yaşıyormuş tedirginliği sinmişti haline. Gözleri Boğaz’ın akıntılı sularına çivili.

Buldum dedi, cenazemin bile ortada kalmayacağı yolu buldum!

Ne yapacağını bilen kararlı bir edayla aniden kulenin merdivenlerine yöneldi. Hayattan kaçar bir tedirginlikle hızla merdivenleri inmeye başladı. Gerçekle ilişkisi kopmuş gibiydi. Arada gelgitler yaşıyor, sağduyusu köpüren bir deniz gibi yüzüne su serpiyor ancak aynı kurak döngüye yeniden giriyordu.

Üsküdar vapuru kalkmıştı. Son anda Kadıköy vapuruna binebildi. Vapurun kıç bölümünde açık alana oturdu. Dirseklerini dizlerine koydu. Başını yere eğdi, ayakuçlarını seyre koyuldu. Önünden geçen çığırtkan işportacıyı duymadı bile. Tükenmiş, hayattan kopmuş bir insanın duruşuydu bu. Aniden kendini Boğaz’ın akıntısına bırakacak bir duruş…

Yaşadığım hayat, benim rüyam mı yoksa Tanrı’nın bir rüyası mı, diye düşünüyordu. Ya da Tanrı’yla karşılaştığımızda uyanacağımız bir rüya mı? Ya da Tanrı’nın rüyası mı bu yaşadıklarım? Yaşadıklarım bir gerçekse, tesadüfler geleceğimizi nasıl belirliyor o halde. Benim hayatımın akışı, tesadüfen karşılaştığım insanların belirlediği bir akış değil miydi?

Boğaz akıyordu. İstanbul, Tevfik Fikret’in sis şiirinde tasvir ettiği gibi, sisler içindeydi. Mai Ve Siyah romanının kahramanı Ahmet Cemil’in gözündeki İstanbul gibiydi. Oysa gökyüzü berraktı.

Bak, aklına Ahmet Cemil geldi, dedi sağduyusu. O da İstanbul’u terk ederken senin gibi ümitsizlik içindeydi. İntihar etmek yerine, İstanbul’u terk etmekte bulmuştu kurtuluşu. Sen neden bu yolu denemek varken Boğaz’ın sularına bakıyorsun ümitsizce? Bir kitapta, Tanrı’nın insana bahşettiği ömründe en değersiz an yaşadığı anmış, diyordu. Çünkü insan aldanmıştır. Geçmişinden ya da geleceğinden yaşadığı âna bir ışık tutabilse içi aydınlanacak. Değeri bilinmeyen an, insanı anlamsız bir hayata mahkûm eder.

Sen var ya, acılarımı uzatmaktan başka bir işe yaramıyorsun, diye sitem etti sağduyusuna. Ne kadar kalabalık bir yalnızlığın içinde olduğumu sen de biliyorsun. Nereye dönsem kendime çarpıyorum. Bu kez başaramayacaksın. Boğaz’ın ortasında kendimi bırakacağım.

Yanına, sırt çantalı temiz yüzlü, kırk yaşlarında kumral biri oturdu.  Çantasını kucağına aldı. Boğaz’ı seyre koyuldu. Hemen yanında oturan kişinin çökük hali dikkatinden kaçmadı.

Güzel bir gün değil mi, diye iletişim kurmak istedi.

Duymamış gibi yaptı.

Adam devam etti:

Şu Boğaz, gerçekten çok farklı bir iklimi var. Avrupa-Asya arası denir ya, gelecekle geçmiş arasında bir köprü gibi sanki. Ben vapura binince hep Boğaz’ın sularını seyrederim. Oysa siz, hiç etrafa bakmıyorsunuz. Belki de suya bakmamakta haklısınız. Şu sulara yansıyan ışık hüzmeleri, insanın gerçekliğiyle bağını koparabiliyor.

İçinden, yine vaaz veren sağduyum ete kemiğe bürünüp yanıma oturdu galiba diye düşündü. Başını kaldırmadan alttan yukarı yanındaki adama baktı. Sonra yeniden bakışlarını iki bacağı arasından yere çiviledi.

Boğazın ortasına geldiğinde, yerinden doğruldu. Kenardaki korkuluk demirine doğru yöneldi. Etrafı son kez seyre koyuldu. Kız kulesine takıldı gözleri.

Sağ duyusu yeniden konuşmaya başladı:

1827 yılına yaşamış Ludwig Carl Friedrich Dedloid adındaki çocuğun hikayesini biliyorsun değil mi? Almanya’nın Magdeburg şehrindeki bir yetimhaneden kaçmasıyla başlar macerası.

12 yaşına kadar bu yetimhanede kalır Carl, çok eziyet çeker, dayak yer ve artık kaçmaya karar verir.

Bir gece yetimhaneden kaçarak Hamburg’a gelir bir gemide miço olarak iş bulur.

Miço Carl, gemiyle İstanbul Boğazı’ndan geçerken karşımızdaki Kız Kulesi’ni görür. Kaybedeceği bir şey yoktur. İçinden, istemsiz bir şekilde denize atlayıp Kız Kulesi’ne çıkma isteği uyanır. Boğaz’daki akıntının farkındadır. Akıntıya kapılıp boğulabilir ya da Kız Kulesi’ne çıkıp yeni bir hayata yelken açar. Boğulmak da bir seçenektir. Denize atlar ve kuleye kadar yüzer.

O tarihte Kız Kulesi, cüzzamlıların tutulduğu bir minik adadır. Carl, kuleye çıkar çıkmaz cüzzamlılarla karşılaştırılmadan yakalanır ve Emin Ali Paşa’nın huzuruna götürülür. Paşa, Carl’ın hikayesinden etkilenir ve çocuğu himayesine alır.

Carl’ın adı Mehmet Ali olur, Kuleli askeri okuluna gönderilir. Yıllar sonra Carl, Mehmet Ali Paşa namıyla Osmanlı ordusunda rol alır. Evlenir, dört tane kız çocuğu olur. Evlatlarından birisinin adı Leyla’dır. Leyla Hanımın da bir kızı olur, adını Celile koyarlar. Celile Hanımın da bir oğlu olur.

Adını Nazım koyarlar. Yani meşhur şair, Nazım Hikmet.

Hayat, insanın karşısına neler çıkarmaz ki! Hayatına bu haksızlığı yapma, Yaşama umudunu kaybetme.

Şimdi atlayıp Kız Kulesi’ne sığınsam herhalde tutuklarlar. Senin anlattığın boş bir hikayeden ibaret sağduyum. Bırak artık yakamı!

Bırakmayacağım! Hayat, her ümitsiz insanın karşısına bir Kız Kulesi çıkarır.

*

Yaklaştı, bir ayağını korkuluk demirine dayadı.

Yanındaki şahıs, onu dikkatle izliyordu. Bir tuhaflık olduğunu sezinlemişti. Sırt çantasını çıkarıp yanına iliştirdi.

Aniden, korkulukların üzerinden denize atlamak üzereyken bacaklarından yakaladı.

Bir çırpınma, bir hengâme…

Etraftakilerin yardımıyla vapurun kapalı mekanına alındı. Sırt çantalı adam, onu yalnız bırakmadı. Yanına ilişti yeniden. Yeni bir hayata başlama kararlılığında olduğundan kendi yoluna gitmeyi düşünse de bu karşılaşma yanında acı çekmekte olan adam için de yeni bir başlangıç olabilirdi. Hayatta karşılaştığımız hiçbir kimse, tesadüfen hayatımıza girmez, diye düşündü. Hayatına son vermek isteyen adama göz ucuyla baktı.

Dikey cenin pozisyonunda oturmaya başlamıştı bu kez.

Hayat, her umutsuzun karşısına farklı bir Kız Kulesi çıkarır arkadaş, dedi. Adam, donuk bir yüz ifadesiyle, o hikâyeyi sen de mi biliyorsun der gibilerinden alttan yukarı şöyle bir baktı.

Sen benim sağduyu sesimin ete kemiğe bürünmüş hali misin be adam, diye çıkıştı.

Bu iyi bir şeydi.

Konuşan insan, bir çıkış yolu arıyor demekti.

Bak dostum dedi. Acısı olanın halinden acısı olan anlar. Senin içinde neler yaşadığını aynı benzer durumları yaşayan biri olarak çok iyi anlıyorum.

Ben suçsuz yere mesleğinden edilmiş, hapishaneye atılmış, işkenceler görmüş biriyim. Hapishanede, hastalandım. Hastaneye götürüp tetkikler yaptırdılar sonra bana hastalığımı söylemediler.

Bir zaman sonra suçsuz olduğuma kanaat getirip tahliye ettiler. Kanser olduğumu öğrendim. Daha doğrusu, teşhis konulduğu halde hapishanedeyken bana söylenmemişti. Sonra iktidar aşığı eşimin ailesi, terörist damgası yediğim için beni reddetti. Oysa, elimde kalemden başka suç aleti olmadığını onlar da biliyordu. Ardından eşim terk etti. Bir öğretmenim ama hiçbir yerde iş bulamadım. Daha doğrusu yediğim damgadan dolayı cüzzamlıymışım gibi herkes kaçtı benden. Sigortam olmadığı için hastanede tedavi olamadım. Özel bir hastanede çalışan bir doktor denk geldi. Ücretsiz ameliyatımı yaptırdı. Allah, iyi olacak hastanın ayağına doktor getirirmiş derler ya aynen öyle oldu. Çünkü hiç ümidimi kaybetmedim. Yani o doktor, bir nevi benim Kız Kulem oldu. Dağlarda bana şifa olacak otlar aramaya başladığımda geldi bu iyilik bana. Ameliyat sonrası, şifa olacak otlarla da tanıştırdı. Sen kapıları çalınca, hayat insana lazım olan kapıyı açıyor.

Şimdi ben, her şeyimi şu sırt çantama koydum Kız Kulesi’ne sığınıp yeni bir hayata yelken açacağım.

Senin Kız Kulen olmak isterim. Benimle var mısın yeni bir hayata yelken açmaya. Dedim ya, hayat, umudunu yitirmek üzere olan her kulunun önüne bir Kız Kulesi çıkarır. Oraya kulaç atmak da kendini suyun derinliklerine bırakmak da sana kalmış.

Adam, ıssız adada yalnız kalmış birinin ufuktaki gemiye bakması gibi baktı.

Nasıl yani, dedi.

Bu, daha iyi bir durumdu. İntihar edecek biri nasıl yani, diyorsa hala hayata dair ümidi var demekti.

Ben öykümü anlattım. Sen de kısaca anlatmak ister misin?

Bir başkasına, hayat hikayesini anlatan insan aslında ben hayata tutunmak istiyorum, yardımı istiyor demekti.

İkiletmeden anlatmaya başladı:

Kendi işim, eşim ve iki çocuğum vardı. Eşim, aşığıyla evimde birlikte olurken evde yangın çıkmış. Kapı üzerlerine kilitlendiği için çocuklarım yanarak can verdi. Kendi evimi ateşe vermekten tutuklandım. İspatlayamadım. Eşim, benden kurtulmak için aşığıyla bir olup yalan ifadeyle beni içeri attırdı. Dokuz yıl içerde kaldım. Ölmek istedim, beceremedim. Çıktığımda tutunacak bir dalım yoktu. Yetimhanede büyümüş birinin tutunacak dalı olmuyor. Aşığı, eşimle tartışıp onu öldürmüş. Şimdi içerdeymiş. Kısacası kendime bir aile bile kuramamış, gereksiz kimsesiz bir ayrıntıyım bu hayatta.

Her insan, insan onuruna yakışır bir hayatı hak ediyor dostum. Yaşadığın hayatın suçlusu sen değilsin. Neden kendini cezalandırma yolunu seçiyorsun? Aynı yaşlardayız. Ben, hayata yeniden başlamayı göze aldığıma göre sen neden almayasın?

Peki nasıl olacak?

Bu soru harikaydı işte!

Şöyle ki; ben yarın Meriç Nehri’nden yurt dışına gideceğim. Amacım, Avrupa’da bir ülkeye iltica etmek. Atina’ya varınca orada bana yardımcı olacak birini tanıyorum. Aylar önce geçmişti oraya. Sen zaten gemileri yakmış bir adamsın. Benimle gelebilirsin.

Nasıl yani! Bunu neden yapıyorsun?

Bu ikinci “nasıl yani” sözü daha bir harikaydı.

Birini acı çekerken görürsen başını çeviremezsin. Ben acılar yaşarken bu berbat duyguyu bana çok yaşatanlar oldu. Hayatın en önemli dönemeçlerinden birini geçerken hayatına son verecek olan birini görmezden gelmem, insan onuruna yakışır bir davranış olmaz.

Sırtımdaki çantada iki kişilik şişme bir bot var. Bu aralar nehrin suları zaten iyice azalmış durumda. Güzergahı da belirledim. Yarın gece inşallah karşıya geçmiş oluruz.

Peki, Avrupa’ya geçince her şey hallolacak mı?

En azından deneyeceğiz dostum. Her insanın, adaletini daha hissettiği bir düzende yaşamaya, değer görmeye hakkı vardır. İkimiz de yolunu kaybetmiş bir dünya yolcusuyuz. Bu yolculuk; sosyal adalete, özgürlüğe, insanca yaşama duyulan insan ruhunun rıhtımını araması gibi.  Daha adil bir toplum arasında yaşamanın, bize daha iyi geleceğinden eminim.

Peki hangi gerekçeyle iltica edeceğiz?

Bu, arka arkaya gelen sorular, daha da harikaydı.

Malum ben, salıverildim ama davam yargıtayda devam ediyor. Görevime zaten iade etmiyorlar. Onun da davası devam ediyor. Avrupa devletleri bu davalardan dosyası olanlara iltica hakkı veriyor.

Ee, benim böyle bir dosyam yok ki?

Kolayı var dostum! Biraz sonra Kadıköy Meydanı’nda olacağız. Orada sosyal medya üzerinden yayın yapan birçok röportajcı var. Birine konuşursun. Seni böyle umutsuzluğa sürükleyen kim varsa şikâyet edersin. Bir toplum içinde bazı insanlar ümitsizliğe düşmüşse bunda en büyük pay, o ülkeyi yöneten siyasi iradenindir. Adaletsizlikten, insanca yaşam hakkından bahsetmen ve senin ümitsizliğinde payı olan siyasileri eleştirmen yeterli.

Bundan, nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

Dostum, ben yasal bir sendikaya üye olduğum ve gözaltında “bu nasıl adalet!” dediğim için tutuklandım

Dene bir gör! İki gün sonra gözaltı kararın ve dava dosyan hazır. Biz de zaten o güne kadar karşıya geçmiş oluruz.

Galiba yine tesadüfen karşılaştığım biriyle hayatımın akışı değişiyor.

Vapur, iskeleye yanaşırken sırt çantalı adamın koluna yapıştı.

Adınız neydi?

Asilhan.

Ben de Cihan, Cihan’a sığmayan Cihan.

Kadıköy Meydanı’na indiklerinde iskelenin hemen karşısında, biri etrafındakilere mikrofon tutuyordu.

Cihan, Asilhan’ın koluna asıldı.

Adının Asilhan olduğundan emin misin?

Neden sordun ki?

Hızır olmasın adın! Sanırım bizim yolculuğumuz Musa İle Hızır’ın yolculuğu gibi olacak!

Ooo, sen de bizim literatüre yabancı değilsin ha dostum!

Gülüşerek röportaj yapan adamın yanına doğru yöneldiler.

 

Arifhan Akpınar

 

Donation

Buy author a coffee

Donate

Diğer Yazılar

Related Posts

Kız Kulesi’ne Sığınmak

Elyazısına elveda mı?

Ocak 22, 2026

Türküler, insan ve acılar

Ocak 19, 2026

Dini bir dilin tutsağı olmak

Ocak 19, 2026
Next Post
Kız Kulesi’ne Sığınmak

Elyazısına elveda mı?

Senfoni.de

Senfoni dijital dergimize hoşgeldiniz.
Senfoni editörlüğü, bireysel makalelerin içeriğinden hiçbir sorumluluk kabul etmez. Her makale, yalnızca yazarının kişisel görüşünü yansıtmaktadır.
Ayrıntılı bilgi »

Son Yazılar

  • Tahta Bavullardan Kurulan Tahtlara
  • Elyazısına elveda mı?
  • Kız Kulesi’ne Sığınmak

Katagoriler

  • Bilim & Felsefe
  • İnsan & Eğitim
  • Kitap – Yorum
  • Kültür & Sanat
  • Schlagzeile
  • Toplum & Siyaset

© 2026 Senfoni Dijital Derginiz | Tasarım INNOWelt | Künye | Data Güvenligi

No Result
View All Result
  • Ana Sayfa
  • İnsan & Eğitim
  • Kültür & Sanat
  • Toplum & siyaset
  • Bilim & Felsefe

© 2026 Senfoni Dijital Derginiz | Tasarım INNOWelt | Künye | Data Güvenligi